Kabadayı'nın iki ası buluştu
OLKAN ÖZYURT
Kenan İmirzalıoğlu, Kabadayı’da ilk defa kötü adam rolüyle karşımıza çıktı. Ama bildik kötülerden değil. Canlandırdığı Devran’ın hikâyesini öğrenince ona hak veriyorsunuz. Sinema kariyerinin en iyi performansını sergileyen İmirzalıoğlu’nu Şener Şen de takdir ediyor. İmirzalıoğlu ise Şener Şen’le oynamanın Pele ile aynı maça çıkmak gibi bir şey olduğunu söylüyor.
Kenan İmirzalıoğlu:
Şener Şen’le oynamak Pele ile aynı maça çıkmak gibiydi
Belki böyle bir kadro, bir oyuncu için cazip gelebilir; ama filmin ‘kötü adamını’ oynamak düşmüş size. Fakat filmi izleyince insan Devran’a da hak veriyor…
Evet, ekip çok iyi. Ama bunun ötesinde Devran gerçekten etkileyici bir karakter. Tek bir soru işareti vardı Devran için kafamda… Şimdi ying yang gibi düşünürsek Devran filmin siyah karakteri. Ama hikaye onun içindeki beyaz noktaları gösteriyor. Ve onun neden karardığını anlıyoruz. Yavuz Turgul öyle bir yazmış ki senaryoyu o beyaz noktalar es geçilmemiş. Yoksa simsiyah bir karakter olsaydı iyice düşünürdüm.
Normal hayatta oldukça sakin ve çok duyarlı olduğunuzu biliyoruz. Bu ruh halinden sıyrılıp bir psikopata dönüşmek kolay olmamıştır herhalde...
Olmadı tabii. Devran’ın başına gelenleri düşündüm. Onun yerine koydum kendimi. Hırsızlık yapan bir baban var. Suçun içerisine doğmuşsun. Sonra annen baban vefat ediyor, yetimhaneye gidiyorsun ve birtakım olaylar başına geliyor. Bu olaylar karşısında iki seçim hakkın var. Ya o olayları kökten keseceksin ya da kabulleneceksin. Devran ilkini seçiyor. Böyle bir karar vermiş, bunu uygulamış ve kendi hayatını buna göre şekillendirmiş bir adamın birtakım korkularının olması çok mümkün değil. Devran ne yaptığını biliyor. Su testisinin su yolunda kırılacağının farkında. Ama o zamana kadar kral benim diyor. Bunun için korkusuz ve fütursuz.
Devran’ın beyaz noktalarından biri Karaca’ya duyduğu aşk…
Sevgi eksikliği var Devran’da. Ailesinden görememiş. Sonrasında o yaşam biçiminde, o sevgi eksikliğini gidermesi pek mümkün değil. Böyle adamların çok sıkı dostları da olmaz. En fazla kendi adamları olur. O yüzden içini açtığı, yumuşak tarafını gösterdiği tek kişi Karaca. O zaman biraz insanlaşıyor.
Şener Şen’le oynuyorsun. Sizin kuşak için bu çok önemli. Peki stresli mi?
Tabii canım, o kadar kolay değil. Pele’yle aynı maça çıkmak gibi bir şey.
Kariyerinin en iyi performansını sergilediğin konusunda herkes hemfikir…
Evet, bunu Şener abi de söyledi. Bu, beni çok mutlu etti. Ustadan böyle bir övgü almak, ama ötesinde filmin bütünü içerisinde üzerine düşeni yapmak… Bu, kilometre kaydetmeyle alakalı aslında. Çalışıyoruz ve çalıştıkça tabii iş gelişiyor.
Ömer Vargı, sakin bir yönetmen ve iyi oyuncu yönetiyor. Bu sakinlikle nasıl yönlendirdi sizi?
Filmi çekmeden önce yaptığımız ön çalışmada karakterlerin sınırlarını çizdik. Sonrasında herkes ayrı ayrı karakterine çalıştı. Ve bunu sette Ömer abiyle paylaştık. Senaryo da çok sağlam, muallakta bırakmıyor insanı. Karakterler senaryoda çok net yazılmış. Oyuncu ikileme düştüğü zaman onu yönlendirecek şifre bir kelime oluyor mutlaka. Yavuz (Turgul) hoca, neyin nasıl olması gerektiğini düşünmüş ve onu yazmış zaten. Denklemi doğru kurmak kalıyor size. Sette bunun için çok zorlanmadık. Bir de Ömer abi, sette spontane gelişen oyunlara da açıktı. Çünkü bunların daha inandırıcı olacağını düşünüyordu. Mesela final sahnesi biraz böyle çekildi. Ama Ömer abiden en çok objektif ve oyunculuk arasındaki ilişkiyi öğrendim. Objektifin değişimine göre oyunu daha farklı yorumlamanız gerekiyor.
Siz matematik okudunuz. Bunun oyunculuk yaparken ne gibi katkılarını görüyorsunuz?
Çok fazla faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Bir kere kameranın durduğu yer ve hareketi, ışığın gelişi, diğer oyuncuyla olan mesafenizi düşünürseniz burada biraz matematik devreye giriyor. Çünkü hepsi uzayda bir nokta. Vektörler, geometri, denklemler bunlara çok çalıştığım için hemen kafada hesap yapıp ona göre hareketlerimi ayarlıyorum. Ayrıca analitik düşünmek karakterleri anlamamda yardımcı oluyor. Matematikte her sayı düzeninin kuralları, doğruları, çelişkileri vardır. Bunu bilmek açıkçası işleri kolaylaştırıyor. Çünkü ben onluk sayı düzenine göre Kenan İmirzalıoğlu’yum. Devran’ın sayı düzenine geçince başka bir adam oluyorsunuz. İki dünyanın ve adamın doğruları aynı değil. Fakat kendi içlerinde tutarlı.
Sizin dört filminiz var; ama bir çalıştığınız yönetmenle bir daha çalışmıyorsunuz. Bu tesadüf mü, yoksa sizin tercihiniz mi?
Bu tesadüf. Osman Sınav, Uğur Yücel, Mustafa Şevki Doğan ve son olarak da Ömer Vargı ile çalıştım. Ve bundan sonra da onlarla tekrar çalışırım. Çünkü hepsiyle çektiğimiz filmler, ayrı ayrı mutluluk verdi bana. Onlarla dostluk ilişkilerim hâlâ devam ediyor. Bunun oyunculuğumu zenginleştirdiğini düşünüyorum açıkçası. Böyle neden farklı yönetmenlerle çalışıyorsun dersen... O da projelerden kaynaklanıyor.
Oyunculuğa öyle çok istekli başlamadınız. Biraz tesadüfler sonucu oyuncu oldunuz. Ama buna rağmen kendi kuşağınızın en önemli oyuncularından biri oldunuz.
Ben, hep yarınım bugünden daha iyi olmalı diye düşünüyorum. Ve hep yaptıklarımın üzerine bir tuğla koymayı hedefliyorum. Peygamber Efendimiz’in bir hadisi vardır “Yarını bugünden kötü olan kayıptadır” diye. Gerçekten oyunculukta ben oldum, iyiyim demek çok tehlikeli. Bir de benim içimde doyumsuz bir taraf var. Evet, Kabadayı’yı izleyenler benim en iyi performansımı sergilediğimi düşünüyor. Ama keşke şurada Devran’ı şöyle yorumlasaydım falan diye içimden geçiriyorum.
Miroğlu’nu oynarken rol baskısından söz ediyordunuz. Tam olarak neyi kastediyordunuz ve o baskı ortadan kalktı mı?
Evet Miroğlu’yla ilgili bir rol baskısı vardı üzerimde. Biliyorsun Miroğlu, fenomen oldu. İnsanın dengesini bozacak tehlikeli bir hayranlığın ortaya çıktığını gördüm ve kaygılandım. Düşünsenize 24-25 yaşlarındasınız, milyonlar size bir hayranlık besliyor. Bu Şener Şen’e duyulan hayranlık gibi değil. Size değil Miroğlu’na hayran insanlar. Bunu fark etmek kolay değil. Dengeniz bozulabilir. Ve ben de biraz kendime gelmek için, biraz da İngilizcemi düzeltmek için Amerika’ya gittim. Bu yolculuk bana iyi geldi. Çünkü ayaklarım yere bastı.
Şöhretin tehlikeli olduğunu söylüyorsunuz. Genç yaşta oldukça popüler oldunuz. Nedir bu tehlikeler?
Tabii büyülü bir yol var önünüzde. Gençsiniz ve bu büyüye inanırsanız tehlike başlıyor. Çünkü bu durum, yaptığınız işi ikinci plana atmanıza neden olabilir. Ama bir iş yapıyorsunuz, işinizi iyi yapmaya ve ne kadar da yaptığınız iş beğenilirse beğenilsin, kendi hatalarınızı görmeye çalışırsanız o büyüye inanmıyorsunuz. Yoksa yaptığınız oyun, çok sevildi diye kendinizi bırakıverirseniz orada kalırsınız. Dışarıdan gelen seslere pek kulak asmamak, içinizdeki sese kulak vermek en doğrusu diye düşünüyorum. Ben bir şey olduysam, buralara kadar geldiysem hep içimdeki sesi dinlediğim içindir. Sektörde tanıdığım kimse yoktu. Sanatçı çevresi olan bir aileden de gelmiyorum.
Hemen sorayım. Taşradan geliyorsunuz, bu sizin hayatınıza ne kattı?
Halktan uzak olmamanı sağlıyor. Çünkü oradan gelen bir insansın. Bunun farkında olduğunuz zaman işleriniz, ilişkileriniz doğru gidiyor diye düşünüyorum. Ailemin bana verdiği terbiye, onların insani anlamda gösterdikleri yol benim sinema maceramda hep saygı duyulmama ve sevilmeme sebep oldu. O terbiye Anadolu terbiyesi. O terbiyenin içerisinde büyüğe saygı, ustaya hürmet vardır. Hoşgörülü bir insan oluyorsunuz. İş yapma, daha iyi olma hırsı gibi duygular hepimizde var; ama bunları dengelemeyi işte o aldığım aile terbiyesi sayesinde sağladım.
İki ‘Kabadayı’yı Zaman buluşturdu
Sonunda Kabadayı sinemalarımıza uğradı da rahat bir nefes aldık. Çünkü daha çekileceğini duyduğumuz andan itibaren bizi heyecanlandıran bir projeydi. Senaryoyu Yavuz Turgul yazmıştı, Şener Şen ve Kenan İmirzalıoğlu başrol oynayacaktı ve Ömer Vargı yönetecekti. 14 Aralık itibarıyla seyirciyle buluşan, eski tüfek bir kabadayı olan Ali Osman ile (Şener Şen) yeni yetme bir mafya şefi Devran'ın (Kenan İmirzalıoğlu) mücadelesinin anlatıldığı filmi izleyince, onca zaman boşuna beklemediğimizi gördük. Ekip, sonuçta bizim heyecanımıza değecek bir film yapmıştı. Şener Şen, Ali Osman olarak yine döktürüyordu. Onun karşısına çıkan Devran'ı canlandıran Kenan İmirzalıoğlu'nun da Şen'den bir farkı yoktu. Filmi izleyenler İmirzalıoğlu'nun kariyerinin en iyi performansını sergilediği konusunda hemfikirdi. Şen ve İmirzalıoğlu özellikle filmin finalinde, ki burada yönetmen Ömer Vargı'nın yaratıcılığına diyecek yok, sinema tarihimize geçecek bir sahneye imza atıyorlardı. Hal böyle olunca onları bir araya getirmek şart olmuştu…
Şener Şen:
Olabilecek şeylerin peşinden koşarım
Kabadayı’nın Ali Osman’ı Şener Şen’in, tat alabildiği filmlerde oynamak gibi bir derdi var. O tat da iyi bir senaryoda gizli. Belki iyi bir senaryonun formülünü veremiyor; ama oyuncunun ancak iyi bir senaryoda yeteneğini ortaya çıkarabileceğini düşünüyor. Şen, “Oyuncu bir malzemeden yola çıkar. Yani kendi malzemesi, ancak iyi bir malzemeyi sergilemeye yardımcı olur. Ben de olabilecek şeylerin peşinden koşarım.” diyor
Film vizyona girdi sonunda ve olumlu eleştiriler aldı. Seyircinin tepkisini önemseyen bir oyuncusunuz. Rahat bir nefes aldınız mı ?
Vallahi biraz rahatladım diyebilirim. O üzerimdeki gerginliği attım herhalde. Çünkü, film bilinmeyen bir şey. Biz bir dünya kuruyoruz, inanıyoruz bu dünyaya. Bunun da onaylanmasını istiyoruz. Tepkiler olumlu olunca biz de rahatlama hattına doğru ilerliyoruz.
Yıllar sonra Yavuz Turgul dışında bir yönetmenle çalıştınız. Bu değişiklik nasıl geldi size?
Ömer’i 1993’ten beri tanıyorum. Önce yapımcımız sonra arkadaşımız oldu. Yavuz, ben ve Ömer hayata ortak baktığımız için bu dostluk uzun sürdü. Zaten Ömer’i de, beni de heyecanlandıran, senaryoyu Yavuz’un yazmasıydı. Birbirimizi bilen insanlarız. Ömer’i sinemacı olarak beğeniyorum. Yaptığı iki filmindeki sadelik beni etkilemişti. Dolayısıyla benim için bilinmedik bir insanla yola çıkıyor gibi bir durum olmadı. Ama şunu başta kabul etmek gerekir filme başlamadan önce. Her yönetmenin yönetim şekli farklıdır. Sonuçta Ömer bendeki malzemeyi biliyor, ben onun ne yapacağını biliyorum. Sakin bir yönetmen. Sette her şey tıkır tıkır işliyor. Önerilerim Ömer tarafından onay gördü. Ben de yönetmen olarak onun müdahalelerine açıktım. Benim anlayışıma göre sinemada son sözü yönetmen söyler. Oyuncu, malzemesiyle ona yardım eder. Çünkü oyuncunun bireysel olarak yaptığı bir iş değil sinema. Çok kolektif bir şey.
Oynadığınız karakterlerin genelde sert yüzünü göstermezdiniz. İlk defa Eşkıya’da oynadığınız Baran’a böyle bir yorum getirmiştiniz, şimdi de Kabadayı’da böyle bir durum var. Ali Osman, gerektiği zaman sertleşebiliyor...
Aslında çok farklı yapıları var Baran’la Ali Osman’ın. Baran, bilerek isteyerek o dünyanın içerisine girmiyor. Ama Ali Osman içinde bulunduğu dünyanın farkında, bilerek isteyerek girmiş. Ama sanırım ikisi arasında bir dava uğruna ölümü göze aldıkları için bir ilişki kuruluyor.
Herkes setteki disiplininizden bahsediyor...
Evet, disiplinli bir adamım. Salmam kendimi. İşin belli bir rotada gitmesine dikkat ederim.
Son yıllarda özellikle değerleri olan; ama zamana ayak uyduramayan karakterleri oynuyorsunuz. Bu tür insanlara bakışınız nedir?
Bu biraz da Yavuz’un sinemaya bakışından, onun dünyasından kaynaklanıyor. Çünkü ben onun kahramanlarını oynuyorum.
Sinema kariyerinizin ilk dönemlerinde yardımcı rollerde oynuyorsunuz, komedi filmlerinde. Sonra daha dramatik roller canlandırdınız. Bu farklılaşma ne zaman başladı?
İlk defa başrol oynadığım ‘Namuslu’ ile başladı. Benden istenen ‘Namuslu’da canlandırdığım karakter değildi. Kırsal kökenli, üçkağıtçı karakterleri oynamam isteniyordu. Ama ben ‘Namuslu’da hayati bir karar verdim. Bir anlamda benden bekleneni tercih etmedim. Çünkü tat aldığım işleri yapmak gibi bir derdim vardı.
Onlarca filmde oynadınız. Sizin için ayrıcalıklı olanlar var mı?
Hepsini çok seçerek yaptığım için öyle bir ayrım yapmıyorum. Ama şunu söyleyebilirim, seyirciyle istediğim oranda buluşamadığını düşündüğüm filmlerim oldu. Mesela ‘Gölge Oyunu’, benim çok sevdiğim bir filmdir. Ama seyirciye diğer filmlerim kadar ulaşamamıştır. Hatta ticari anlamda en kötü işlerimden biri ‘Muhsin Bey’dir.
Yavuz Turgul’la çok sırrı çözülemeyen bir yönetmen-oyuncu ilişkiniz var. Nedir bu işin sırrı?
Ben ekipleşmeye inanan biriyim. 1989’da Ertem abinin vefat etmesiyle Arzu Film dağıldı. Zaten zaman içerisinde doğal olarak sizinle aynı fikirde olmayan insanlarla yollarınız da ayrılıyor. Zaman içerisinde kendinize yakın bulduğunuz, dünya görüşü estetiği bir olan, hayata aynı doğrultuda baktığınız insanlarla bir araya geliyorsunuz. Yavuz’la sinemaya bakışımızda ortak yanlarımız çok. Aynı ekolden gelmenin etkisi vardır. Ama Yavuz öncelikle benim arkadaşım. Bazı insanlar özeldir. Nerede olursa olsun, hangi işi yaparsa yapsın fark edilirler. Yavuz, böyle bir insan. Hangi topluma girerse girsin Yavuz’a dikkat edilir. Birikimi, donanımı ve kişiliğiyle derhal dikkat çeker.
Her fırsatta senaryonun önemine dikkat çekiyorsunuz. Sizi nasıl senaryolar etkiler ve Kabadayı’da sizi etkileyen neydi? Ben senaryonun bütününe bakarım, sadece kendi rolüme değil. Bir senaryo okurken genelde oyuncular kendi rolüne bakar. Bu, bütünü kaçırma tehlikesine neden olabilir. Eğer senaryonun bütünü kötüyse, sizi mutlu eden rolün bir önemi yoktur. Benim için önemli olan senaryonun bütününden aldığım tattır. Oyuncu, bir malzemeden yola çıkar. Yani kendi malzemesi, ancak iyi bir malzemeyi sergilemeye yardımcı olur. Bu iyi malzeme de senaryoda gizli. Onun için ben olabilecek şeylerin peşinden koşarım. Ama iyi bir senaryonun formülünü bilmiyorum. Hollywood’da bile çeşitli formüller ortaya çıkarıyorlar ama tam tutmuyor. Kabadayı’ya gelirsek... Bütün karakterler Yavuz Turgul özelliği taşıyor. Derinlikli kişilikler.